Selim İleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selim İleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2008 Salı

KAMELYASIZ KADINLAR

Geçen son on yıl içinde yayımlanan romanları ve öyküleriyle yazınımızda önemli bir yer edinen Selim İleri, incelemeleri ve eleştirileriyle de yazar kişiliğini iyice belirginleştiriyor. “Çağdaşlık Sorunları” (1978) ve “Uzun Bir Kışın Siyah Günleri”nde (1981), İleri’nin Türk romanı ve öyküsüne –giderek düzyazısına– geçmiş yazınsal, düşünsel yaşamımıza bakışı, kuşkusuz kendi romancılık serüveni açısından da, önem taşıyordu. Yazarlığının gündeme geldiği günden bugüne değin yazınımızı tümlük sorunuyla karşı karşıya gördüğü açıkça belli olan İleri, yazdığı roman ve öykülerde de geçmişe yaptığı göndermelerle, var olan kalıtı değerlendirmeyi öngörüyordu. Romancı kişiliğiyle yazarlığını her olanakta tümleştirmeye çalışırken de yazınsal ve yaşamsal olanın aşmasını yapıtlarına konu ettiğini anımsayacaktır okurlar. İşte, birçok alanda yapıt oluştururken (roman, öykü, eleştiri, inceleme, deneme) işlediği sorunları başka başka biçimlerle, biçemlerle irdelemeyi sürdüren, giderek sanatçı kişiliğini yazdıklarıyla tümleştirme kaygısını her zaman duyumsayan Selim İleri, yeni bir incelemesiyle çıktı okur karşısına; Kamelyasız Kadınlar.
Adının da çağrıştıracağı gibi yazınsal bir yapıta konu olmuş kadını –kadınları– öne çıkararak, o dönemin koşullarını, toplumsal ve yaşamsal sorunlarını irdeliyor kitaptaki yazılar. İleri, geçmiş yazarlarımızın (yapıtta söz konusu edilen yazarlar; Namık Kemal ve Samipaşazâde Sezai’dir) kadın kahramalarından yola çıkarak, düzyazımızdaki düşünce ve duyarlık arasındaki ilişkileri, kopuklukları imliyor. Namık Kemal’in “İntibah” ve “Akif Bey” adlı yapıtlarından söz açan iki yazıda dönemin diğer yazarlarına, siyasal yaşama, yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkiye, bireyin orunlarına değin ’sorunsallık’ taşıyanbir çok olgu tartışılıyor, açımlanıyor. Samipaşazâde Sezai’nin “Sergüzeşt”ini irdeleyen yazıdaysa Türk yazınında özgürlük kavramını yer alışı, gündeme gelişi anlatılıyor.
On dokuzuncu yüzyıl sonlarında Osmanlı toplumunun geçirdiği çöküş sarsıntılarının sürekli duyumsandığı bu yazılarda, dönemin aydın sorununu, yazar ve düşünce adamı ikilemi arasında sanatçı kişinin ‘gelgit’ini, bireyleşme isteminin yazarlarca nasıl önlendiğini, kurmacanın bir kez daha toplumsal sorunlar karşısında dize geldiğini alımlamak olası. Bir incelemeden çok –yer yer– deneme tadını barındıran bu yazılar, İleri’nin yalın ve arı anlatımı akıcı biçimiyle okuru kendine bağlayacak, yaratımsal kişiliklere bakışını etkileyecektir kanımca.
Gelenek bağlamında, kendi yazar kişiliğini geçmişin satırları arasında arayan İleri, nesnel açımlamaları, önemli saptamalarıyla ‘kamelyasız kadınlar’dan ‘kamelyasız insanlar’a değin İleri’nin incelediği yapıtların yazarları da kahramanlarını, kendi kuruntuları (kurmacaları) olan kahramanlarını savunmazlar. Yaşama biçimimize, toplumsal yapılanmamıza koşut bir olgudur bu da. Giderek yazarın da ayrıksı kişiliğiyle, toplam ve toplumla olan çelişkileriyle bir ‘kamelyalı’ya dönüştüğünü duyumsarız.
Geçmişte kurduğu iletişim ölçüsünde bugüne yaptığı göndermeler de gözden kaçmamalıdır yazarın:
“Töre iyiyle kötüyü birbirinden çok keskin çizgilerle ayırmıştır. Bir renk dalgalanması arayan sanatçı, boşlukta kalır bu yüzden.” (s. 12)
“Giyim kuşamdaki yenileşme, gerçekte, Batılılaşmayla birlikte beliren ve daha değişik bir güzelduyu anlayışının sonucudur. Bu doğal ifadelerin ve dışavurumlarının yadırganmasındaki baş etken, halk tabakalarının giderek yoksullaşması, iktisadi, siyasi hayattaki akıllara durgunluk verici tutarsızlıklar ve dengesizliler, nihayet savaş yıkımlarının yarattığı büyük kayıplardır... Yoksul halk, zengin tabakayı kendi doğal koruyucusu saymaktadır. Yoksulla zengin arasında, herhangi bir sınıfsal uzlaşmazlığa rastlanmaz.” (s. 16)
“Düşünce, ahlakla ikide birde çatışır. Tutucu törel ahlak olup bitenleri mahkûm etmekte, ama meselenin köklerine inmemektedir; geçmişin ahlaki ilkelerine dönmekten başka çare aranmaz. Yeniyi savunan ileri çevrelerse, hangi yolda yürüyeceklerinin tam bilincinde değillerdir.” (s. 16/17)
“Aslında herkes başka bir şey söylemek istemekte, ama istediğini açıkça konuşmaya yanaşmamaktadır. Daima, ikiyüzlülük, kaypaklık belirir ve dokuya sızar.” (s. 17)
Selim İleri’nin “Kamelyasız Kadınlar”ında yer alan üç yazı da (Bir Peyzaj Denemesi / Kamelyasız Kadınlar / Esaret ve Özgürlük) kısaca değinmeye çalıştığım sorunları, sorunsalları irdeliyor. Yazılar kendi başlarına oluşturdukları yapı dışında da bir tümlük oluşturuyorlar. Ben de bundan çıkarak üç yazının ana izleklerini imlemeye çalıştım. İleri’nin geçmişe bakışının bugüne kazandıracaklarının yalnızca bir yazınsal etkinlik olmadığını söylemek isterim. Güncelliğin her şeyden çok ilgi gördüğü yazınımızda geleceğin geçmişle değerlendiğini, belirlendiğini anımsatan çabaların yanında yer almaktadır “Kamelyasız Kadınlar”.

25 Nisan 2008 Cuma

SELİM İLERİ OKUMAK İÇİN 40 NEDEN

-Gecikmiş bir 40. yıl kutlaması-

1) Çünkü düşmüş bir yıldız rolünü benimsemiştir, daha ilk günden; tepedeyken. Geçkin kızlara ve yoksullara büyük bir şefkatle bağlılığı bundandır. ‘…yıldızı çoktan sönmüş hayatlarda, öyle kaç kereler, geçmişi dirilterek bizi üzen her şeyi iyileştirebileceğimizi ummaz mıyız?’ (Kırık Deniz Kabukları)

2) Çünkü entelektüel olandan hep kaçınmıştır; bu topraklara yabancı kalanlara şaşırarak. ‘İnsanlar arasında iletişim sorunları, zaten bunca karmaşık ve çözümsüzken, bir de aydınca tutumlar takınarak, gündelik hayatı içinden çıkılmaz bir hale getirmek gerçekten saçmaydı.’ (Bir Akşam Alacası)

3) Çünkü aşk üzerine hiçbir savsöz söylememiştir; aşkın ayrılık olduğunu durmadan yinelese de… ‘Bu geceyarısında, o geceyarısında, her geceyarısında, kimbilir hangi yapayalnız geceyarısında, ölüm yanı başındaymışçasına, birileri -ölüler, canına kıymışlar, anı hayaletleri- daima gözetliyorlarmışçasına; yazdıklarını, çiziktirdiklerini - kağıt parçaları, not defterleri, bloknottan kopartılmış yapraklar, buruşturulup atılacak şeyler- okuyor ve anlamaya, kavramaya, çözmeye çalışıyordu. Anı iskeletleri. Bir kadın sana kitap sallıyordu, selam yerine. Havuza doğru yürüyorsun. Manolya ağacı çok ihtiyarlamış. Bana gülümsüyordun; sanki az önceydi...’ (Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak)

4) Çünkü kendinden bahsederken bir ‘kötülük çiçeği’nden bahseder gibidir; iyiliklerini unutarak ve unutturmak isteyerek. Nefretini gizlemeden hem de...! ‘Ölüm! Bir an önce gel ölüm, beni kurtar, ölüm kardeşim olsun. Bu bomboş hayat… Sezai, konakta yetişmişken, konak yaşamasının azgına sıçtı, sikti geçti. Ben de isterdim hayatı sikmeyi.’ (Sezai)

5) Çünkü ikiyüzlülükten oldu olası tiksinmiştir; ikircikli davransa da kimi zaman…’Toplumun dışında var olmak... İlişkimizden utanıyor; Elem’i ilişkimiz, yakınlığımız dolayısıyla için için suçluyordum. İkimizi birlikte görenler, yalnızken yaşadıklarımızı, gizli hayatımızı —sona ermişti— sanki çırılçıplak görecekler ve hemen damgalayacaklar. Oysa beni ‘tek başıma’ görenler, seviciliği kondurmayacaklar, dokunulmazlığımı kuşanacağım: Böylesi garip bir mantıkla Elem’den kopuyordum… ‘Toplum’un gözü önünde iki sevgili gibi yaşamaya tahammülüm yoktu. Mahkum etmelerine, ‘kendi’ yargılarıyla atıp tutmalarına, kirletmelerine katlanamazdım… Korkunç bir okyanusta bata çıka yol alıyorduk. Sadece uçsuz bucaksızlıktı, iki yorgun gemi, iki ayrı insan, birbirine imdat işareti yolluyor. Toplum buydu, böyleydi: okyanus!’ (Yarın Yapayalnız)

6) Çünkü şiire inanmıştır daima; şairlere de. Onlardan dizeler ‘aşırdığını’ sıkça itiraf etmiştir.

7) Çünkü hem yaşamın içindedir, tüm iştahıyla; hem de büsbütün kıyısında. ‘Hüzünlü, amansız bir şeyler anlatmak istiyorum: dile getireceklerimin öyle yaşandığını sanıyorum çünkü (üstelik yanı başımda, gözümüzün önünde). İçe akıtılmış gözyaşları, sayrıl bir içlilik, karmaşık ruh süreçleri, yürekte gizli tutulmuş uçsuz bucaksız bekleyişler, nefret ve öç; kimbilir kaç kez yinelenmiş intihar girişimleri... .bunlar işte...’ (Kötülük)

8) Çünkü hiçbir zaman okurlarından gözünü kaçırmamıştır; büyük kalabalıklar içinde bile olsa.

9) Çünkü hatırlamak için yaratılmıştır, unutmayı isteyerek yazsa da tüm yapıtlarını…’Ümitsizlik insana en unutulacak, unutulması en gerekli, en acı hatıraları hep hatırlatır.’ (Kafes)

1O) Çünkü cinsellikle faşizm arasındaki ilişkiyi yazısının başucuna yerleştirmiştir, acıyla örerek ağını. İyi ki öyle yapmıştır! ‘Kurtulmak için, siyah gecenin yakama yapışmış şehvetinden arınmak için tasvirseverlerin cesetlerine koşuyordum. Zulüm ve şehvet birbirine karışmış, birbirinden sanki farksızdı. İğrentiyle arzu; yanan elin göğüslerimi okşayışıyla cesetler, kokuşan, çürüyen…’ (Hepsi Alev)

11) Çünkü hâlâ bilgisayar kullanmadan yazmayı sürdürenlerdendir. Sadakat bir yaşam biçimi, bir tutunma biçimidir onun için; yazarken ve yaşarken… ‘Daktiloyu, babam çok seneler önce Zürih'ten almıştı. Yıllardır bu daktiloyla çalışıyorum. Hayatım yazı masasının başında geçiyor. Pek televizyon seyretmiyorum. Sabah erken saatlerde başlayıp öğleye kadar yazmayı seviyorum. Özellikle evde kimse olmaması lazım. Sabah saatlerindeki çalışmamdan verim aldıysam akşamları da çalışırım’. (25. 04. 2006- Sabah)

12) Çünkü kendi olan cehennemle, başkası olan cehennemi kendinde aramayı bildi, biliyor, bilecek! ‘Kaç hayatı bir arada yaşıyoruz, her an bir başkası gibiyim.’ (Dostlukların Son Günü)

13) Çünkü ‘Kırık Bir Aşk Hikayesi’ni yazdı ve çekilmesine vesile oldu; daha ne olsun!

14) Çünkü şöyle demiştir, taşraya yöneldiği (belki en komik, en kara) anlatısında: ‘Hiçbir şey değişmedi. Darbeler, kırımlar, idamlar, katliamlarla dolu nafile geçirilmiş bir otuz beş yıl.’ (Saz Caz Düğün Varyete)

15) Çünkü herkes gibi onun da aşk karşısında eli kolu bağlıdır… ‘Yaşadığım sonsuz aşklardan yalnız ikisini ve bu aşklara karışmış bir tansığı anlatmak istiyorum. Yeryüzünde hiç kimsenin inanmayacağı bir tansıktı bu; herkes yalan söylediğimi, düşler sanrılar gördüğümü, tek başıma yaşamaktan aklımı oynattığımı ileri sürecek -kendimi savunmayacağım.’ (Bir Denizin Eteklerinde)

16) Çünkü geçmişin bir yük olduğunu bilenlerdendir; sırtlansa da bu yükü… ‘Geçmiş günlerin mektuplarını ise tek tek yok ettim. Benden geriye kimsenin mektubu kalmayacak.’ (13. 04. 2004 -Cumhuriyet)

17) Çünkü hep kimsesizliğin mevsimidir yazısı ve yaşamı; okunaklıdır da… ‘Otuz beş yıl sonra, yine sonbahar akşamı. Camgöbeği kapaklı kitabı bıraktım. Kitaplık odasında tek başımayım. Elden ne gelir? Bir şeyler düşünmeli, bir şeyler yapmalıyım. Düşüncenin kırıntısı yok. Bomboş. Uçsuz bucaksız. Deniz değil, çöl. Çölün gecesi kadar soğuk. Ne yapabilirim ki. ' (Uzak, Hep Uzak)

18) Çünkü geçmişi yazıda buldu. Geleceğin de orada olduğunu (yazik ki orada olduğunu) bilerek; yoklukta… ‘Bir an durup, yazarı... seni, şu yaz sonu akşamı, masa başındaki halini düşünecekler, yazı makinasını, lambayı, açık pencereden ışığa gelen gece böceklerini, gece sineklerini. Böyle hatırlanacaksın. Böyle anılacak, böyle var olacaksın. Ölümde. Daha bir süre. Yazdıklarınla.' (Fotoğrafı Sana Gönderiyorum)

19) Çünkü yazarak zamanı öldürüyor, zaman da öldürüyor. Başka nasıl dolar ki boşluk… ‘Bende her şey oldum bittim, sezgiyle gidiyor. Bir şeyi bütün olarak hissedebilirim, onu yazmadan önce sanki görürüm, bir film gibi seyrederim. Ama bir plan çıkaran ve satranç oynar gibi çalışabilen bir yazar tipi değilim. Biraz başladıktan sonra metin kendini alıp nereye götürürse ben de onun peşi sıra sürüklenen bir insanım. O da her seferinde başıma çok iş çıkarır. Tabii başta hesaplamadığım şeyler çıktığı için tekrar başa dönmek zorunda kalırım. Yani bir şeyin başlangıcını 30 – 40 kere yazmadan yol alamam. Fakat bir yerden sonra yol alıp hızlanabiliyorum.’ (3. 7. 2005 -Zaman)

20) Çünkü cinsiyetsiz bir yazıya doğru götürüyor onu hayat; ama aşksız değil. Ayrılıktan payına düşeni bizimle paylaşarak… 'Bizim gibiler... Kadın ve erkek: fark etmiyor: yapayalnızlar: sizi aşka götüren yolda, kim ve ne olursanız olun, sonsuza dek yapayalnız. Kadınlığınız, erkekliğiniz işe yaramaz. Aşka ya yakıp geçer, ya da sizi yapayalnız bırakır.' (Yarın Yapayalnız)

21) Çünkü okumayı koyuyor başucuna hayatın; kimi yazıyı görerek, kimi de hayatı göstererek; usulca… ‘Artık ölümü bekleyen, hiçbir zaman serpilememiş bir erguvanımız var. Ölümü beklerken çiçek açıyor. Onu bir bilgelik kitabı gibi okuyorum.’ (Evimin Balkonundan)

22) Çünkü ‘gönderdiği fotoğrafı’ çekiyor, hep! hep! Yollamak için yeniden! yeniden! bir başkasına… ‘Geçmiş elli yılın dökümünde, tarihî ve soylu bir kentin bana yansımış, bende hâlâ yaşayan öyküsünü arıyorum. O öykü unutulmasın istiyorum. Fotoğraftaki çocuk bütün bunlardan habersiz elbette. Öyleyken, gelecek zamana neden asık yüzle bakıyor?’ (İstanbul Hatıralar Kolonyası)

23) Çünkü onun yazarlığı ‘fetiş nesnesi’ ile ‘ürünü’ karıştırmayacak denli incelmiştir ve yeterincedir. ‘Kendimi yazar gibi görmedim hiçbir zaman- sürekli yaptığımız bir şey vardır; kendimizden yola çıkarak yazarız, öykü ya da roman olsun diye ona isim takarız.’ (3. 7. 2005 -Zaman)

24) Çünkü ‘…evler birer küçük cezaevidir,’ diyebilecek kadar tutuklu ve tutkuludur! (Cumhuriyet Kitap –Şubat 2006)

25) Çünkü sınıfsız bir dünya özleyenlerdendir; aşk için olsa da! ‘Sınıflar devam ettiği sürece ister lezbiyen aşk olsun, isterse toplumların normal kabul ettikleri türden aşklar olsun, dünyada o aşklara sınıfların gölgesi düşecek diye düşünüyorum. İnsan ne kadar inkar ederse etsin kendi sınıfının değerleri bir hortlak gibi karşısına çıkıyor.’ (Kaçak Yayın, Haziran-2004)

26) Çünkü eşyasız yolcusu sayılır hayatın, elinde her zaman bir çanta olsa da; giderken dönmek içindir, kıyısızdır… ‘Önce götüreceğin eşyayı hazırlayacaksın. Gelip geçici bir gezi değil bu. Bütün günler düşündün, neleri alıp neleri bırakacaksın. Burada, bu kentte yaşanacak günler daha... aylar, yıllar daha. Olmadığını biliyorsun. Severdin bu kenti. Artık tanımadığın kent, yabancı, yapış yapış. Kimseye haber vermene gerek yok. Kimse telaşa düşmeyecek. Bir yersiz yurtsuz gibi gitmelisin.’ (Ada, Her Yalnızlık Gibi)

27) Çünkü değiştirmek dileği değil de nedir bu, insanı ve dünyayı? ‘Yaşanan savaşlar, yoksulluk ve hastalıklardan kaynaklanan dramların olduğu dünyada, bunlara iyilik getirmek yerine herkes hâlâ birbirine karşı kendi kötü benini öne çıkarmaktan başka bir şey yapamıyorsa, yalnızca bu sebepten dolayı dünyayı sevmediğimi söyleyebilirim.’ Çünkü ardından şunu da söylemiştir; iyi ki de söylemiştir: ‘Ancak kavgam insanlardan çok, dünyayla ilgili’. (Cumhuriyet Kitap –Şubat 2006)

28) Çünkü an’ın bile eskimesine burkulur yüreği; sevdiği bir öyküyü okurken ‘ezberden’, gözünün yaşarması bundandır. ‘İnsanlar, hayat, ilişkiler, her şey günübirlikmiş, bu kadarcıkmış. Kumda yürürken, merdiveni çıkarlarken, zakkumların cılız çiçeklerini pembe-beyaz bir renk şeridiymişçesine gördüğünde…-bu plak çok eski, bu şarkı çok cızırtılı!’ (Yalancı Şafak)

29) Çünkü yakın tarihin izini sürmüş ve yazısında izi kalmıştır, ölümlerin. ‘Sanki bir cehennem trenine binmiştim, bütün ölüm duraklarından geçiyorduk.’ (Kapalı İktisat)

30) Çünkü karanlıkta kalmasını istemez gibidir hiçbir şeyin; geçtiği yolları taşlarla imleyerek döner, dönerse… ‘Anılar bütün çıplaklığıyla anlatılabilir mi, bilemiyorum; insan biraz da kendine yontuyor galiba. Orada anlatılanlar bazı kişileri üzmüş olabilir, ancak ben onları toplumsal hayatımıza ışık tutması amacıyla yazdım.’ (MEB Dergisi- 2004)

31) Çünkü yaşını hep hatırlayarak (artık), hiç unutmadan geçen zamanı; geç kalmış bir genç gibi tutkuyla bugüne bakıyor. ‘Karmakarışık bir ortamda yol alındığına bakılırsa, şehrin mimarisi konusu o günlerde de tehlike çanlarıyla donanmıştır. Mezarlıklar, harabeler, yangın enkazları... Daha da ilginci, İstanbul'un silinip giden özlü semtlerle, yeni yeni mahallelere, üslûpsuz binalara, yok edilen yeşillik ortasından geçmiş sözümona büyük, geniş yollara açılıyor olmasıdır. Bir bakıma günümüzünkine benzer bir görünüm.’ (İstanbul Yalnızlığı)

32) Çünkü o olmasaydı bir tedirgin daha silinecekti külliyatımızdan; eksik kalacaktı olmanın yaban hali. ‘Hele güzün büsbütün güzel olurdu ortalık, kızıl yapraklar kaplardı her yanı. Mermer masalarda birer kan lekesi gibi düşerlerdi. O zaman dayanamaz; elinde gülünç çantası, soluk lacivert yağmurluğuna bürünmüş, korkak bakışları kara camlı gözlükleri gerisine saklanmış, boynu bükük girerdi içeriye. Çardağın altına, eşiğe dizilmiş sandalyelerden birine çökerdi, birisi tanıyacak, yamacına gelip söyleşecek diye ödü kopardı. Deli deli çarpardı yüreği.’ (Hüzün Kahvesi)

33) Çünkü yoksulluğun ve yoksunluğun nefretini biriktiriyor, gözyaşı şişesinde; onun için bu dinmeyen sızı. ‘Çünkü Köprü'yü geçer geçmez, cami avlularından tek katlı fakir evlere, bozgunlardan çıkagelmiş kılıç artıkları öbek öbek üşüşüyor, bitkin halleri, pejmürde kılıkları ve yalnızca açlığı söyleyen bakışlarıyla o kılıç artıkları, payitahtın hâlâ varlıklıca kalmış insanından daima merhamet dileniyordu. Aralarında ağır yaralılar, inleyenler, koltuk değneğiyle yürümeye çalışanlar, sargılarında kan lekesi görünenler, elleri titreyenler vardı.’ (Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver)

34) Çünkü baştan kara bir gelecek onunki, sonu bilinen bir oyun gibi; umarsız. ‘Hep mağlup olmak bu hayatta. Aşkta kaybetmek, yoksul kalmak, hayallerine kavuşamamak... Dostluğu bir martıda yakalamak, insanlarda değil. Türküsüz kalmak acımasızlıkların tam ortasında. Kaçmak... şehirden, ülkeden gözü arkada kalarak kaçmak... Coplandıktan sonra çocuğunu düşürmek kanlar içinde... Bir cumartesi umutlarla girilen bir kapıdan, yapayalnız çıkmak...’ (Cumartesi Yalnızlığı)

35) Çünkü ıssız adasını gittiği her yere götürüyor; yazı ve hayatın kardeşliğine tutunarak kalıyor ayakta. ‘Toplum’un gözü önünde iki sevgili gibi yaşamaya tahammülüm yoktu. Mâhkum etmelerine, ‘kendi’ yargılarıyla atıp tutmalarına, kirletmelerine katlanamazdım… Korkunç bir okyanusta bata çıka yol alıyorduk. Sadece uçsuz bucaksızlıktı, iki yorgun gemi, iki ayrı insan, birbirine imdat işareti yolluyor. Toplum buydu, böyleydi: okyanus!’ (Yarın Yapayalnız)

36) Çünkü ikinci ve belki de en tanınmış romanı ‘Her Gece Bodrum’ için şöyle demiştir; ‘Hayatla kirlenmemiş bir roman diyeceğim geliyor. Ya da, hayatla yeni yeni kirlenmeye başlamış.’ (Adsız Yazı)

37) Çünkü romanımızın en acı ve en unutulmaz düğün sahnelerinden birini yazmıştır ‘Yarın Yapayalnız’da, düğünlere gitmenin bedelini ödeyerek; bile bile, çok önceden… ‘Düğünler yaşanıyor. Gelin güleryüzle iniyor merdivenlerden. Çocuklar geziniyor ortalıkta. Kadınlar aynalarda yapılı saçlarını düzeltiyorlar. Düğün pastası kesiliyor. Ben hiç düğünlere gitmiyorum.’ (Gelinlik Kız)

38) Çünkü insanın cennetiyle cinnetinin birarada olduğunu görmüş ve de göstermiştir; dipte de, dorukta da. ‘Zaaflar başkasıyla paylaşılır, ama iktidar başkasıyla paylaşılmaz.’ (Akşam Kitap -Ocak 2007)

39) Çünkü okuduğu gibi yazmış, yazdığı gibi okumuştur hayatı ve her şeyi; kendine de bakarak. ‘İnsan kendisinden yola çıkıp hikâye yazsa bile, onu kendisi gibi değil, bir hikâye kahramanı olarak görüyor.’ (Cumhuriyet Kitap –Şubat 2006)

40) ‘Bu çirkin dünyada annemi çok özledim.’ demiştir.

Başka söze gerek var mı?

Hepsi bu!

KİMSESİZ BİR YOLCULUK


Kuşkusuz Selim İleri edebiyatımızın en özgün yazarlarından biri. Yalnızca yazınsal yaratısının verimliliğinden kaynaklanmıyor bu; çeşitli türlerde ürün vermesi (öykü, roman, anı, deneme, inceleme vs.), hayli üretken bir yazı yaşamının olması (bu türlerde yazdığı sayısız kitap) da değil sanırım asıl neden. Bence Selim İleri’yi eşsiz kılan nedenlerin başında, bu denli yazın içi kalması ve bunu belli bir okur kitlesine kabullendirmesi geliyor.

Yazınsallığı yalnızca kendi yapıtının başköşesine oturtmakla kalmayan bir tutum söz konusu; yapıtlarındaki birçok kahraman geçmiş edebiyatımızdan ya izler taşırlar, ya da bu büyük edebi verimden haberdardırlar. Bir okur olmakla kalmayıp yazının içinde kendine yer bulan, ancak böyle soluk alabilen kimliklerdir İleri’nin yarattığı kahramanlar; kâh yazardan izler taşırlar, kâh seçici bir okur olarak yazarın, geçmiş edebiyatımızdan derlediği kimliklerle özdeşleşirler.

Kurmacanın ve yaşamın iç içe geçmişliğinin de İleri’nin özgünlüğünde önemli bir payı vardır. İlk öykülerinde ve ilk romanından başlayarak gözlemleyebiliriz bunu. Bu da yazınsallıkla ilintilidir doğal olarak. Yaşamdan ve yakın çevresinden gözlemlediklerini (çoğunlukla aydın kesimdir gözlemlenen) yazmakla kalmayıp, dünyayı değiştirmek savındaki tutumlarını, bireyliklerini (olmamışlıklarını/olamamalarını), kaçışlarını tasvir etmekle kalmaz, onları yapıntı ve kurmaca bir dünyada, birer edebi kimlik olarak yeniden yaratır.

Üstelik yapıtının önemli bir bölümünde oluşturduğu karakterlerle, romanımızda az görülen sapasağlam, kanlı canlı kişiliklerdir. Bu kimlikler toplumsal ve bireysel savrulmalar arasında gidip gelirler ve de derin bir ayrıntı zenginliğiyle oluşturulmuşturlar. Daha ilk romanından başlayarak roman kahramanlarını öyle yaşar kılmıştır ki, onların kurmacaya hizmet ettiklerinden kuşku duyulmuş ve gerçek kimlikleri arana gelmiştir. Yusuf’tan İrene’ye değin uzanan veriminde Belkıs, Süha Rikkat, Handan Sarp ve Elem gibi sağlam karakterler İleri’nin ilk elde akla gelen kahramanlardır. Üstelik bu kahramanlar yazarın düşüncelerinin aracılığını üstlenen ‘karton’ kişiler değil, yazarın yaratırken bir kez daha acılarını paylaştığı, dünyayla sorunu olan kişilerdir; ortak acıların yaşandığı, kurmacadan ileri atılmış bir adımla uçurumdan (nerdeyse düşecek) sınırda ve kırılgan kimliklerdir. Yazar tarafından yazılmış değildirler sanki; yazara kendilerini yazdırmış gibidirler. Yazar yazarak kurtulduğu gibi, kahramanları da yazılarak kurtulacak(mış) gibidirler.

Duyarlılık onun yazısının ayırt edici özelliklerinden biri gibi görünse de, yaygın kanı bu olsa da, asıl özelliği gözlem gücü, keskin mizahı ve aşkla cinsellik arasındaki çetrefilli ilişkiyi ifade edişidir ve çok daha önemlidir. İnsanı belirleyen, oluşturan koşulların sonuçlarıyla ilgilenmektense insanın halleriyle ilgilendiğini söylemek doğru olur sanırım. Ütopik bir düşünsellik barındırmaz İleri’nin yazdıkları; insanın daha az acı çekeceği, daha az ayrılık ve gözyaşı dökeceği bir zamanı düşler gibidir. Toplumsal ve sınıfsal kimliklerin dayatılmadığı bir gelecek tasarımı da diyebiliriz.

Çoğu romancı gibi o da kahramanları aracılığıyla (daha doğrusu onlarla birlikte) şu acınası dünyamızda, daha rahat soluk alınacak güzel ve uzak bir geleceği aramaktadır. Alabildiğine karanlık, kıyıcı, baskıcı toplum düzenine bir haykırış olarak ta okunabilir İleri’nin bütün verimleri. Yaşlı, yıpranmış ve çökemeye yüz tutmuş şu dünya, insanın iç yüzünü oluşturur biraz da. Bu köhnemiş dünyanın, yaşayarak bize (bir kez daha) öğrettiği ölümcül yalnızlığın günlüğünü tuttuğunu düşünüyorum İleri’nin. Acı ve dayanılması zor bir yazı onunki; gerçeğin karanlık yüzüne yapılmış kimsesiz bir yolculuk belki de.